Bir dönemin efsanesi. Yazar, edebiyatçı, Türkiye Devrimci Hareketi'nin
önderlerinden, Bilimsel Sosyalizm'in kuramcısı, ona inanarak kıyıma
uğrayan kuşaklardan kendini sorumlu tutmayan bir kişilik.
Tipo baskılı Akşam Gazetesi'nde başlayan zor hayat, Göztepe'de aileden
kalma arsaları kat karşılığı müteahhide verilmesi ile aşılan ekonomik
sıkıntılar ve Özal'la birlikte başlayan büyük dönüşüm. Çetin Altan,
kuşkusuz bunca çileli yıllardan sonra bu yaşamı çoktan hak etmişti.
Ama ne yazık ki, ona inanan binlerce genç hiç hak etmediği bir şekilde
en iyi yıllarını cezaevlerinde, idam sehpalarında ve yitirilmiş bir
gençlikle ödemek zorunda kaldı.
Akşam Gazetesi'nde büyük yankılara neden olan sütunundaki bir başlığı
anımsıyorum. Şöyle yazmıştı o gün : "Bugün canım yazı yazmak istemiyor."
Ne de çok anlamlı bir cümleydi bu. Meğerse Çetin Altan, belki de "Zengin
olup yan gelip yatmak istiyorum." demek istiyordu. Bunu tabii çok
geç anladık.
Hayatımda tanımaktan özel bir sıkıntı hissi duyduğum bir kaç kişiden
biridir Çetin Altan. Bana göre o, Milli Cephe Hükümetleri sırasında
6 bin kişinin öldürüldüğü dönemde "Arkamda hiç kan ve gözyaşı bırakmadım."
diyen Süleyman Demirel'den daha sorumludur. İnançlı bir kuşak, Çetin
Altan'ın yazıları ile bilinçlenmiş ve sosyalist olmuştu. Büyük kitleler
onun söylemlerine inanmış, Türkiye'ye devrimci bir ivme kazandırmıştı.
Benim Çetin Altan'ı tanımam o yıllara rastlar. Çetin Altan'ın TİP Milletvekili
olarak kitleleri arkasından sürüklediği yıllarda, spor ve sergi sarayında,
üniversite öğrencisi gençler olarak onun yakınında bulunuyorduk. Konuşma
sırasında meydana gelen olaylarda bir kaç arkadaşımla birlikte kendimizi
onun önünde siper ederek, oradan kaçırmıştık.
1980 sonrasında ise, bambaşka bir Çetin Altan vardı karşımızda. Baygın
bakışları ile ağzından tükürükler saçarak konuşması, namuslu ve yurtsever
kalmış insanlara ve değerlere karşı "Bunlar değişimin gerilerinde
kalanlar" diyerek küçümsemesi ile yeni bir Çetin Altan. Çetin Altan'ın
bu defa yeni hedefi, 2. Cumhuriyet'ti. Yıllarca bilimsel sosyalizmin
savları ile genç kuşakların yetişmiş kadrolarını kırdıran Çetin Altan,
bu kez oğulları ile birlikte 2. Cumhuriyet tezleri ile yeniden sahnedeydi.
Bu konudaki yeni misyonu ile ortaya çıkan Çetin Altan'ı gerçek kişiliğini
ilk kez 1976'lı yıllarda Politika Gazetesi'nde tanıdım. İsmail Cem'in
yönettiği gazetede büyük reklam kampanyası ile günlük yazılarına başlamıştı.
Yazılarını genellikle elden gönderiyor ama arada bir de gazeteye uğruyordu.
Her gelişinde herkes etrafında toplanır, dervişini dinleyen müritler
misali, bu kavga ve ideoloji adamının ağzının içine bakardı. O halinden
memnun, durmadan konuşur, konuşurdu. Gazeteciler Cemiyeti Lokali'nde,
orada burada ama hep içki sofralarında, siyasi ve ideolojik konularda
etrafındaki müritlerine dersler verir, aydınlatır ve yol gösterirdi..!
Ancak ne hikmetse yazıları gazeteye sadece bin kadar bir tiraj getirebilmişti.
Çetin Altan yazı başına para alırdı. Yazıyı yollar ve parayı hemen tahsil
ettirirdi. Yazılarını dikkatle okurdum. Eskisi gibi coşkulu ve ateşli
yazılardan kaçınıyordu. Bu arada dikkatimi çeken bazı yazılarının bana
tanıdık gelmesi oldu. Bunları araştırınca çoğunun Çetin Altan'ın Akşam
Gazetesi'nde yazdığı makalelerinin aynı olduğunu gördüm. Çetin Altan
eski yıllarda "havadan sudan" konularda yazdığı yazıları daktilo
edip bize gönderiyor ve parasını da hemen alıyordu. Bir zaman sonra
gazete okurları da bunu fark edince Çetin Altan'ın bu uyanıklığı ortaya
çıktı. Zaten yazıları beklenen etki ve içerikten yoksundu ve hiç tiraj
getirmemişti. Bu yüzden Çetin Altan'ın yazılarına son verildi.
Çetin Altan, Marksist ve bilimsel sosyalizm kültürü ve eşsiz bir hünerle
kullandığı Türkçe'si ile bir kuşağı baştan aşağı etkilemiş biriydi.
Egemen güçlerin baskısı altında çileli günler yaşamıştı. Ama bu sonuçta
yapılan bir tercihti. Ve bu çileyi çeken yalnız Çetin Altan değildi.
Uzun bir aradan sonra Çetin Altan'la bu kez Hürriyet Gazetesi'nde karşılaştım.
1980 sonrasıydı. İsmini kullanmadan "Şeytanın Gör Dediği"
başlığı altında güncel olayları hafif bir mizah ile eleştiren yazılar
yazıyordu. Ama o artık büyük uzlaşma ve dönüşümü için kararını vermişti
ve bunu belli ediyordu. O eski keskinliği yoktu artık. Özal'ın ardına
kadar açtığı kapıdan içeri doğru adımını atmıştı.
Onun gerçek derdi çok başkaydı. O çileli yıllarının öcünü, sadece
sınıf atlayarak alacağına inanıyordu artık. Şansı da dönmüştü zaten.
Göztepe'deki aile mirası arsa büyük bir rant getirmişti. Siyasi anlamda
diğerleri gibi Özal'ın eteğine yapışınca Liberalizm'in nimetleri yağmur
gibi yağmaya başlamıştı. Yıllarca aforoz edilen, geçim hakkı bile gasp
edilen Çetin Altan, Özal'ın sayesinde televizyonlarda sırf kendisinin
konuştuğu programlar da boy gösteriyordu. Hatta işkence ve yargısız
infazların ürkütücü bir boyuta ulaştığı bir dönemde bu konuların yanına
bile yaklaşmadan İçişleri Bakanı ile havadan sudan söyleşi yapmayı bile
başardı.
Çetin Altan üzerine fazla söz etmek istemiyorum. Onunla ilgili bu konulardaki
çok şeyi Uğur Mumcu yazdı. Uğur Mumcu'nun öldürülmesine sanıyorum en
çok Çetin Altan ve oğulları sevinmiştir. Şimdilerde oğulları ile birlikte
yeni bir misyonun önderliğini yapıyor. Onlara göre işlevini yitirmiş
bir T.C. yerine yenisini kurmanın ideolojisini yaymak için kıyasıya
mücadele ediyorlar. Baba ve oğulları şimdi bunun peşinde. Kim bilir
belki bu kez başarırlar. Modası geçmiş Marksizm çok şey kaybettirdi
Çetin Altan'a. Ama yılmadı. Ona inanıp eriyen genç kuşakları çabuk unuttu.
Şimdi yeni bir düşünce ve yeni bir ideoloji ile bayrağını oğullarına
devrediyor. Bakalım bu kez yeni kuşak gençleri kandırabilecekler mi?
Onu son kez gördüğümde üzerinde ithal bir eşofman ve pahalı spor ayakkabıları
ile Bağdat Caddesi'nde yürüyüş yapıyordu. Arkasından uzun süre baktım.
Çetin Altan, iyi bir edebiyatçı mıydı? İyi bir yazar mıydı? Dürüst bir
politikacı mıydı? İnançlı bir sosyalist miydi? Devrimci miydi? Bir liberal,
antimilitarist, uzlaşmacı bir dönek, bir antikemalist, bir narsist miydi?
Bu sorumun cevabını çok sonraları Hıfzı Topuz'un yazdığı "Paris'li
Yıllar" kitabında buldum. Hıfzı Topuz, Çetin Altan'la ilgili bir
anısını şöyle anlatıyor:
Bir gün Odeon İstasyonu'nda metro bekliyorduk. Çetin "Şu Paris'te
insan her istediğini söyleyebilir. Bu hiç kimseyi ilgilendirmez."
dedikten sonra "Ben komünistim" diye haykırdı. Sonra "Bak"
dedi, "Her insan burada komünistim diye bağırabilir. Burada beni
jurnal edecek polis yoktur. Kaldı ki benim bu sözlerim polisi hiç ilgilendirmez."
"Çetin" dedim. "Bak şu ilerideki adam sana nasıl bakıyor,
görüyor musun? Gözlerini senden ayırmıyor. O adam elçiliğin bütün kokteyllerinde
vardır. Ne yaptığını, kim olduğunu hiç bilmem ama ben o adamı elçiliğin
polisi sanıyorum." Çetin yine hemen metronun karanlık tüneline
dönerek "Ben demin şaka yaptım, yalan söyledim, komünist falan
değilim." diye haykırdı. İlerideki adam gözlerini fal taşı gibi
açmış Çetin'i izliyordu. Aslında ben Çetin'i işletmiştim, adamı tanımıyordum.
İşte bence Çetin Altan bu. Ve en baştan beri böyleydi o...
Ana Sayfa