Belçika vatandaşı Mehmet Ali Birand’ın yetiştirmesi Can Dündar, medya dünyasının sevimli çocuğudur. Ustası M. Ali Birand’dan öğrendiği gibi uzun yıllar boyunca iktidarlara yakın olmayı ve egemen çevrelerin hoşuna gidecek işleri yaparak meslek hayatını sürdürdü. Bu arada 'sosyal demokrat' biri olarak laiklerin, ilericilerin ve halkın Atatürk sevgisini keşfederek bu damarı kullanmaya başladı ve çok başarılı oldu. Derinliği olmayan, bilinenleri tekrarlamaktan başka özelliği olmayan çalışmaları ile ün ve para kazandı. Sonunda giderek ustalaştığı (uzmanlaştığı değil) Atatürkçülüğün pazarlanması konusunda iyi bir tüccar olup çıktı.
Bu anlamda Can Dündar’ı en iyi Sabahattin Önkibar tanımlıyor: “Can Dündar bir gün devrimcidir, öbür gün AB taraftarı. Bir gün İslamcıları ve PKK’yi kucaklayan sözde özgürlükçüdür, öbür gün Kemalist. Bir gün ÖDP’lidir ertesi gün Ecevit’çi, yani kısacası ne olduğu belli olmayan meçhul bir adamdır. Çizgisi ve tutarlılığı yoktur. İlişkileri ise kafa karıştırmaktadır.”
Bu özellikleri sayesinde Can Dündar, medya dünyasında kendine iyi bir yer edindi. TV programlarında romantik prens edası, buğulu sesi ve entelektüel görünümünü tamamlayan son moda gözlükleri ile ikinci bir İsmail Cem olma yolunda hızla ilerledi. Ancak Türkiye’deki siyasi yapıyı derinden sarsan yeni bir süreç başlamıştı. 2002’de iktidara gelen AKP, beş yıl sonra 2007 Temmuz seçimlerinde oylarını yüzde 47’lere yükselterek yeniden iktidara gelmesi, Türkiye siyasetinde İslami bir yapılanmanın temelini atmıştı. Bu durum Can Dündar için yeni bir açılım gerektiriyordu. Çünkü sosyal demokratların ve Atatürkçülerin pazar payı küçülmüştü. Can Dündar bunu fark edince rotasını değiştirdi.
CAN DÜNDAR, ORHAN PAMUK’UN YOLUNDA
Orhan Pamuk’un yöntemini deneyecekti. Yani yurt dışında ve yurt içinde ün ve para kazanmak istiyorsan; ülkeni ve Gazi Mustafa Kemal’i kötüleyeceksin. Orhan Pamuk, Türklerin Ermenileri ve Kürtleri kestiğini söyleyince, Ermeni diyasporası onun yolunu açmış, Nobel alması için en büyük desteği sağlamıştı. Daha sonra Elif Şafak da aynı yolu izleyerek uluslararası üne kavuşmuştu. Gazetecilik yıllarında pek adı sanı duyulmayan İpek Çalışlar’da yazdığı 'Latife' kitabında hiçbir tarihi belge ve kanıt göstermeden Mustafa Kemal’in Çankaya’daki kır evine yapılan bir baskından çarşafa bürünerek kaçtığını iddia edince, bir anda Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı gericiler ile sahte liberaller tarafından ünlü bir yazar ilan edilmişti. Yeni siyasal süreç bunu gerektiriyordu. Yani para ve ün kazanmanın yolu Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığından geçiyordu.
Can Dündar’da hemen gardını aldı. Yönettiği açık oturumlarda iktidar yanlılarına ağırlık veriyor ve bu dünyanın görüşlerinin yansıtılmasına öncelik tanıyordu. Ama onun esas silahı kendisini ün ve para kazandıran Atatürk tüccarlığıydı. Bildiği denizde yüzmek en iyisiydi. Her şeyi planladı. İnce bir vuruşla ününe ün zenginliğine zenginlik katacaktı. Yeni projesine insanı bir kılıf uydurmak için bu yeni projesinin adını Gazi Mustafa Kemal Atatürk annesi Zübeyde hanımın oğlunu çağırdığı ilk ismi olan 'Mustafa' koydu. Daha işin başında niyeti belli olmuştu.
Çekimlere başlandığında medya tanıtımlara başlamıştı bile. Atatürk’ün ilk adı ile çekimine başlanan bu tuhaf sözüm ona belgeselin danışmanlıklarını Atatürk ve Cumhuriyet aleyhtarı akademisyenler yapıyordu. Bunlardan biri “Kemalizm, ilerlemeden çok gerilemeye tekabül eder” diyen, “türban özgürlüktür” bildirisine imza atan ve İzmir’in kurtuluşu olarak okutulan 9 Eylül 1922 tarihini “İzmir’in alınması” olarak tanımlayan SBF öğretim üyesi Faruk Alpkaya’ydı.
BELGESEL OLMAYAN BİR BELGESEL!
Dağda bayırda çekilen pastoral manzaralar, araya serpiştirilmiş yüzeysel ve derinliği oylayan bilgiler, bildik fotoğraflar, tarihsel gerçekleri ve olayları yanlı ve yanlış anlatan yorumlar, sebep sonuç ilişkilerinden uzak değerlendirmeler, didaktik bir özelliği olmayan ve Goran Bregoviç’in kanıksanmış eski temalarını tekrarladığı bir müzik. İşte Can Dündar’ın bir belgesel başyapıtı diye yorumladığı saçmalığın özeti. Can Dündar’ın bu basit ve bir sinema okulu öğrencisinin tez ödevinden öteye geçemeyen bu belgesel olmayan belgeselinde! Atatürk, yeni kuşaklara çocukluğunda karga kovalayan, kindar, günde bir büyük rakı ve üç paket sigara içen, arkadaşlarını sevmeyen din düşmanı ve yalnız biri olarak tanıtılıyor.
Hiç kuşkusuz bütün bunlar bir rastlantı değildi. Can Dündar değişen hedef kitlesine mesajını böyle veriyordu. Bu yeni siyasi sürecin modası Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığıydı. Bu konuda öylesine ileri gidenler vardı ki Çanakkale savaşları belgeseli çeken “Darbe Günlükleri” ile ortalığı karıştıran eski Deniz kuvvetleri Komutanı Orgeneral Özden Örnek’in oğlu Tolga Örnek belgeselinde Anafartalar, Conk Bayırı ve Arı Burnu muharebelerinin kahramanı Mustafa Kemal’i yok saymıştı.
Can Dündar’da modaya uyarak Milli Kurtuluş Savaşını organize eden, bu savaşı halkı ile birlikte bütünleşerek kazanan, ulus devleti inşa eden ve bütün bunları Millet Meclisi ile birlikte gerçekleştiren Mustafa Kemal Atatürk’ü bu sözde belgeselinde 'diktatör' olarak niteledi.
Oysa Atütürk’ün öldüğü yıl 1938’de Avrupa coğrafyasında Almanya’da Naziler iktidara gelmiş, Adolf Hitler, İtalya’da ise Faşist Partisi lideri Benito Mussolini, Sovyetler Birliğin’de de Stalin diktatörlüklerini ilan etmiş, güneyimizde ve Ortadoğu’da ise monarşiler ve ilkel şeyhlikler hüküm sürüyordu. Bütün bu tarihi perspektif Can Dündar’ı ilgilendirmiyordu. Çünkü onun niyeti Gazi Mustafa Kemal’i halkın gözünde küçük düşürmekti. Öyle olmasa bütün askerlik hayatı neredeyse cephelerde ve siperlerde geçmiş olan Mustafa Kemal’in karanlıktan korktuğunu niye söylesin ki.
Can Dündar’ın belgesel olarak nitelediği ama gerçekte sadece Can Dündar’ın çarpık düşüncelerini ve bir tarih cahili olduğunu gösteren sözde bilgesel büyük bir kampanya ile gösterime girdi. Ancak Can Dündar hiç beklemediği ve aklından bile geçirmediği bir tepki seli ile karşılaştı. Can Dündar önce bu tepkileri sahte liberallerin sıkça kullandıkları yöntemle önlemeye çalıştı. Eleştirilerin demokratik olmadığını ve demokrasilerde hiç kimsenin dokunulmaz olmadığını ve eleştirilerin demokrasiye tahammülü olmayanlar tarafından yapıldığını ileri sürdü. Can Dündar’a gericiler, Atatürk düşmanlarından ve soldan sağa dönen sahte liberallerden destek geldi. Atatürkçü ve Cumhuriyeti kötüleyenler belgesele övgüler düzdüler. Hatta bu kesimin ünlü isimlerinden Toktamış Ateş, Atatürk’ün hilafeti kaldırmasına bile karşı çıkarak hilafetin korunması gerektiğini söyleyerek dinci ve gericilerin bile önüne geçti.
BİR TARİH CAHİLİNİN ACINACAK HALLERİ
Yani Can Dündar ve onun gibiler istediklerini yazıp söyleyecekler bunun adı demokrasi olacak ama onların görüşlerine karşı çıkan veya eleştiren olunca bunlar demokrasi karşıtı olacak. Sahte liberallerin bu klasik edebiyatı bu kez tutmadı. Bunun üzerine Can Dündar bu kez mağduru oynamaya başladı. Aslında o iyi niyetliydi. Yetmiş yıldır kimsenin yapmaya yanaşamadığı bir işi yapmıştı.
Bir olayı veya bir eylemi inceleyen uzmanlar ya da stratejisitler öncelikle söz konusu olayın sonucundan kimin veya kimlerin fayda veya yarar sağlayacağını araştırırlar. Can Dündar’ın Mustafa Kemal Atatürk’ün insani taraflarını anlatma kılıfı altında Atatürk’ün olumsuz taraflarını öne çıkarmasından kimlerin hoşnut kalacağı gayet açıktır. Bu belgeseli savunanlara baktığımızda bunların Atatürk ve Cumhuriyet düşmanları, gericiler, sahte liberaller ve bölücüler olduğunu görüyoruz. Can Dündar belgeselini bunlarla birlikte savunmaya çalıştı. Ne var ki bu kez işler iyi gitmiyordu. Entelektüel cesaret göstererek karşılarına çıktığı üniversiteli gençlerin soruları ve sorgulamaları karşısında bocalıyor verdiği yanıtlar tarih bilgisinin yetersizliğini ve sığlığını ortaya koyuyordu.
Filminin vizyona girdiği günlerdeki havası ve tafrası bitmişti. Tarih bilgisinin sığlığı, yorumlarının yanlışlığı, oradan buradan bulduğu fotoğraflar ve belgelerin sıradanlığı ve yeni bir şey söylemediği apaçık bir şekilde ortadaydı. Can Dündar en büyük hatayı Turgut Özakman’ın karşısına çıkmakla yaptı. Özakman, daha sonra Cumhuriyet gazetesinde Can Dündar’ın bir tarih cahili olduğunu, yaptığı işin bir belgesel olmadığını ve baştan aşağı tarihi yanlışlarla dolu olduğunu yorumların ve değerlendirmelerin doğu olmadığını, ucuz ve niteliksiz bir çalışma olduğunu tek tek yazarak kanıtladı.
Can Dündar bu gerçeklerin karşınında ufaldı, küçüldü ve yok oldu. O medya dünyasının sevimli çocuğuydu ve bir yolunu bulup her şeyi kendi lehine çevirmeyi iyi öğrenmişti. Ama bu kez öyle olmadı. Sevimliliği ve durumu kurtarmak için yaptığı mağdur adam ve linç edebiyatına kimse inanmadı.
Can Dündar böylesine bir tepki beklemiyordu. Atatürk ve Cumhuriyetin bu kadar çok taraftarı ve savunucusu olacağını hesaplayamamıştı. İnce hesaplarının arkasındaki gerçek niyetinin bu kadar çabuk ortaya çıkmasını hiç aklına getirmemişti. Cumhuriyetin kuruluşunun 85’inci yılında gösterime konulan bu sözde belgesel tartışmasız Atatürk ve Cumhuriyet devrimlerine karşı yürütülen psikolojik bir savaşın sinsi bir uygulamasıydı. Profesyonelce hazırlanmış psikolojik harekât stratejisi Atatürk’ü Türk ulusunun gözünden düşürmeyi hedefliyordu.
İşgal altında köhne bir ortaçağ imparatorluğundan bir ülke bir ulus yaratan, halkını kulluktan çıkarıp onlara modern bir devletin yurttaşı haline getiren bir liderin yaptığı çağdaş devrimleri bir mahalle imamından yediği tokatın intikamına bağlayan Can Dündar’ın bütün bunları iyi niyetli bir çalışma olarak savunmasına inanmak için herhalde insanların çok saf olması gerekir.
CAN DÜNDAR’ IN YENİ HEDEF KİTLESİ
Can Dündar bu belgesel olmayan belgeselle iyi para kazandı. Pazar payını genişletti. Atatürk ve Cumhuriyet düşmanları ile gericiler Dündar’ın yeni müşterileri oldu. Onların gözünde yıldızı parladı. Şimdiden hazırlığına başladığını açıkladığı Said-i Nursi belgeselinin iyi bir gişe yapmasını garantiledi. Ardından Fethullah Hoca da gelirse Can Dündar’ın sırtı yere gelmez.
Ne var ki bu belgesel olmayan belgesel, Can Dündar’ın kendini sosyal demokrat ve cumhuriyetçi gösteren maskesinin düşmesine neden oldu. Aslında düpedüz bir tarih cahili olduğu, çıkarından başka bir şey düşünmediğini, sevimli görüntüsünün altında güvenilmez bir kişiliğin yattığını ortaya çıktı.
Sonuç olarak Can Dündar’ın hazırladığı bu belgesel olmayan belgesel çok açık bir ifade ile modern Türkiye Cumhuriyeti kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü Türk halkının ve özellikle yeni yetişen kuşakların gözünde küçük düşürmeyi amaçlayan bir çalışmadır. Bu filmin gösterime sokulmasının zamanlaması, filmin içeriği, büyük bir özenle öne çıkarılan özel yaşamla ilgili değerlendirme ve yorumların tek amacı Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığına hizmet etmektir. Can Dündar bütün bunları gazeteci kimliği altında gerçekleştirmiştir. Filmi etrafında çıkan tartışmalar aslında Can Dündar’ın gerçek kişiliği ve kime hizmet ettiği gerçeği üzerinde yapılması gerekmektedir. Zaten bundan sonra da öyle olacaktır.
Ana Sayfa