Bende tıpkı sizin gibi Balkan göçmeni bir ailenin oğluyum.
Tam 26 yıl gazetecilik yaptıktan ve üstelik bunun son 13 yılının Hürriyet
Gazetesi'nde geçmesine rağmen ne sizin gibi bir şöhretim ne de bir
servetim olmadı. Bu durumun sizin kişisel yetenek ve becerilerinizden
kaynaklandığına inandığım için kesinlikle olumsuz bir düşünceye sahip
değilim.
1979 yılında Hürriyet'in Yazı İşleri'nde çalışmaya başladığımda
gazetenin başında Nezih Demirkent vardı. Sonra, Arda Gedik, Çetin
Emeç, Özcan Ertuna, Seçkin Türesay, yine Çetin Emeç, Rahmi Turan ve
son olarak siz Ertuğrul Özkök'le çalıştım. 1979'da Hürriyet'e başladığımda
sadece bir tane Yazı İşleri Müdürü vardı: Salim Bayer. Bayer kısa
bir süre sonra emekli olarak bir köşeye çekilip kendini unutturup
gitti. Sakin etrafına karşı saygılı, öğretici ve gerçek bir İstanbul
beyefendisiydi. 1992'de bende emekli olarak Salim Bayer gibi sessizce
kenara çekildim.
Kısacası Bab-ı Ali'den İkitelli'ye taşınan Hürriyet'in
görkemli binasındaki yeni yaşama, sizin yönettiğiniz Hürriyete ve
yeni değişimlere uyum sağlayamamıştım. Diğer mesleklerde olduğu gibi
her Yayın Yönetmeni çevresinde kendi görüşlerini ve isteklerini yerine
getiren gazetecilerin bulunmasını ister. Bu son derece doğal. Zaten
sadece bu nedenle bile Hürriyet'te kalmam olanaksızdı. Benim için
bütün bunlar önemli değildi. 26 yıllık gazetecilik meslek hayatımda
bana kalan yazdığım üç kitaptı sadece. Bir kenara çekilip edebiyatla
uğraşmak için vakit ayırmış sayıyordum kendimi.
Bu arada zaman akıp giderken sizdeki ve Hürriyet'teki
değişimi izliyordum. Dinç Bilgin, Mehmet Karamehmet ve Ilıcaklar'la
yapılan kirli çamaşır kavgaları, Tansu Çiller'in mayolu fotoğraflarını
yayınlama anlayışınızı, lüks şarap düşkünlüğünüzü, Amerika'daki sağlık
kontrollerinizi, SSK'da bir kutu ilaç almaya çalışanlarla alay eder
gibi kolestrolunuza olan titizliğinizi, Devlet Bakanı Güneş Taner'e
telefonda söylediklerinizi, Başbakan ve Bakanlarla olan senli benli
samimiyetinizi, on binlerce Türk gencinin şehit düşmesine ve çok daha
fazlasının da sakat kalmasına neden olan PKK'nın silahlı dağ kadrolarını
neredeyse temiz aile çocuğu gösteren röportajları yayınlamanızı ve
savunmanızı, önce kendini sonra sevgililerini daha sonra kocalarını
şimdi de çocuğunun hikayelerini yazan bayan köşe yazarlarınıza yarım
sayfa yer ayırmanızı, hele o yere göğe sığdıramadığınız AB hayranlığınızı,
asker çocuklarını Amerika istedi diye Irak'a göndermek istemeyenlere
karşı duyduğunuz derin öfke ve kini, Avrupa'nın göbeğinde yüz binlerce
Bosna'lı Müslüman'ın katledilişine seyirci kalan aynı Avrupa'yı, Yugoslavya'nın
başına gelenleri unutmanızı, sizin için sıradan bir restoran hesabı
olabilecek 350 YTL'lik asgari ücreti bile bu topluma çok gören Avrupa'lı
müfettişlerin sizi rahatsız etmediğini bilmeme rağmen yine sessiz
kaldım. Hatta demokrasiye olan bunca düşkünlüğünüze rağmen Meclisin
Irak konusundaki ret kararına öfke ve kin duymanızı bile bir ölçüde
anlamaya çalıştım. Döneklik, "U" dönüşleri ve değişim üzerine
yazdıklarınızı gülümseyerek okudum. Hükümetlerle iyi geçinme ve iyi
ilişkiler kurma becerinizi, gazete yöneticiliği yanında holding yöneticisi
olmanızı bile "globalleşmenin" bir gereği olarak niteledim!.
Hürriyet'i ekonominin yeni trendleri ve anlayışının
modelleri ile baştan aşağı dizayn ederken onlarca ekonomi sayfasının
arasında yarım litre pet şişe suyun 500.000TL.'ye satıldığı 2005 yılında
üreticinin bir litre sütünü neden 300.000TL'ye bile satamadığının
cevabını aramadım. Popçu damadınızı müzik direktörü ve spor yazarı,
kızınızı prodüktör yapmanızı bile yadırgamadım. Pazar yazılarınızdaki
ağdalı romantizmi yada Viyana'da Cem Kozlu'nun evinde boxer şortlu
anılarınızı da hoşgörü ile karşıladım. Orhan Pamuk'un yaptığı "İzansız"
açıklamayı eleştirirken yönettiğiniz gazetede çalışan Murat Bardakçı'nın
Talat Paşa'ya ait olduğunu ileri sürdüğü ve hiçbir resmi belge özelliği
taşımayan esrarengiz bir kara kaplı kitaba dayanarak neredeyse Ermeni
tezini destekler açıklamalar yapmasına da çok şaşırmadım.
Ne zaman ki "Her şey Eylül Bar'da başladı"
(20.03.2005) başlıklı yazınızda konu ettiğiniz dostluklardan bahsedince
için burkuldu. Bıyıklı bir Eğtuğrul Özkök ve dostlarının da yeraldığı
bir fotoğrafında bulunduğu yazınızı "Ayrılmanın, terketmenin,
ayartmanın bile bozamadığı dostluklarımız" diye bitirmeniz ne
yalan söyleyeyim beni çok derinden etkiledi. "Ertuğrul Özkök
ve dostluk" Bu son kelime size o kadar uzak ki birlikte çalıştığı
bir arkadaşının neden genç sayılacak bir yaşta emekli olduğunu merak
etmeyen ve bir telefon ederek bile olsa hatırını sormayan birinin
dostluklara övgü dolu yazılar yazması bu mektubu size yazmama neden
oldu. Sizin dostluk anlayışınızı, vefa duygunuzu sorgulamak veya eleştirmek
gibi bir derdim yok. Ben sadece 13 yıl Hürriyet Gazetesi'nin Yazı
İşleri'nde çalışmış bir gazeteci olarak sizin bu iki kavramdan çok
uzak biri olduğunuzu söylemek istiyorum.
Yazdıklarınız, söyledikleriniz, yaptıklarınız ve yönettiklerinizle
doğru bir yolda mısınız? Sizin dostluk anlayışınızın sınırları içinde
kimler var? Neden sizden farklı düşünenlerin eleştirilerine hiç tahammülünüz
yok? Neden demokrasiden söz edip sonra bu halkın seçtiği meclisin
kararlarını yerden yere vuruyorsunuz? Neden bu yoksul halkın, çocuklarını
Irak'a gönderilip öldürülmelerini istememesi sizi bu kadar rahatsız
ediyor? Neden AB'nin insani ve ekonomik kriterlerinden söz edip Türkiye'ye
karşı siyasi ve çifte standartlı davranışlarını gözardı ediyordunuz?
Büyüme rekorları kıran Türkiye'de genç kuşak neden işsiz? Eğitim düzeyinin
hala İlkokul 4.sınıf olması, Cumhuriyet tarihinde rekor kıran borçların
335 milyar dolara yükselmesi neden sizi ilgilendirmiyor?
Ertuğrul Özkök, dostluklardan söz etmeseydiniz size
bu mektubu ve bundan sonraki yazılarımı yazmayacaktım. Bulunduğunuz
yer bütün bu sorulara doğru cevaplar vermenize engel. Aksi olsaydı
zaten oralara gelemezdiniz.